Cilt No : 12 | Sayı : 3 | Yıl : 2020



ISSN 2148-273X | e-ISSN 2667-7458

















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler









: 12 (3)
Cilt: 12  Sayı: 3 - 2020
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - IV

3.
Yayın Politikaları ve Yazım Rehberi
Publication Policies and Writing Guidelines

Sayfalar V - VIII

4.
İçindekiler
Contents

Sayfalar IX - X

5.
Önsöz
Introduction

Sayfa XI

6.
Editörden
From the Editor

Sayfa XII

DERLEME
7.
İnsan Hastalıklarında Endotel Fonksiyon ve Disfonksiyonunun Moleküler Mekanizmaları
Molecular Mechanisms of Endothelial Function and Dysfunction in Human Diseases
Tuba Günel, Hale Göksever Çelik, Reyhan Diz Kücükkaya, İsmail Mert Alkaç, Kılıç Aydınlı
doi: 10.5222/iksstd.2020.61587  Sayfalar 201 - 216
Vasküler endotel, kan damarlarının tüm iç yüzeylerini örten birçok önemli fizyolojik ve patolojik reaksiyonu düzenleyen önemli bir organdır. Bir bariyer olarak endotel, moleküllerin transferini düzenler ve yarı geçirgen bir tabaka gibi davranır. Yaralanmalara veya patolojik koşullara yanıt olarak yeni damar oluşumunu (anjiyogenez) hızla başlatma kapasitesini de korurlar. Anjiyogenez, dokulara oksijen ve besin sağlamak amacıyla var olan damarlardan yeni damarlar oluşum sürecidir. Kan damarları ve bileşenleri, hemostaz, tromboz ve inflamasyon için kritik öneme sahiptir. Anjiyogenez oldukça sıkı bir şekilde regüle edilen çok sayıda farklı hücre tiplerinin olaya karıştığı kompleks bir süreçtir. Oldukça karmaşık şekilde düzenlenen bu süreçte yer alan çok sayıda mediyatör vardır. Bu mediyatörler; vazodilatasyonu sağlayan nitrik oksit (NO: endotel kaynaklı gevşetici faktör) ve prostasiklin (PGI2) ile vazokonstrüksiyonu sağlayan endotelin-1 (ET-1), platalet aktivasyon faktörü (PAF) ve Anjyotensin II’dir. Endotel disfonksiyonu (ED), endotel tarafından sağlanan vazodilatasyon ve vazokonstrüksiyon arasındaki dengesizlikten dolayı ortaya çıkan patolojik durumdur. Endoteldeki düzensizlikler organizma için olumsuz sonuçlar doğuracak patolojik işlevlere dönüşür. Endotel disfonksiyonu, hipertansiyon, koroner arter hastalığı, kronik kalp yetmezliği, periferik arter hastalığı, diyabet, kanser ve preeklampsi gibi çeşitli hastalıkların patogenezinde rol oynarlar. Normal ve disfonksiyona uğramış endotel arasındaki farklılıklar, gelişmiş antianjiyogenez için yeni terapötik olanaklar sunabilir. Bu derleme, endotel hücrelerinin, mediyatörlerin ve sinyal yolaklarının önemli hastalıkların her aşamasında gerçekleştirdiği işlevleri ve tedavi ipuçlarını anlatmak için yazılmıştır.
The vascular endothelium is an important organ that covers all of the inner surface of blood vessels and regulates several important physiological and pathological reactions. As a barrier, the endothelium regulates the transfer of molecules and acts like a semipermeable layer. They retain the capacity to rapidly initiate new vessel formation in response to injury or pathological conditions. Angiogenesis is the process of formation of new vessels from existing vessels to provide oxygen and nutrients to tissues. Blood vessels, and their components have a critical importance for hemostasis, thrombosis, and inflamation. Angiogenesis is a complex process in which strictly regulated multiple cell types are involved. Several mediators are involved in this process including nitric oxide (NO endothelium-derived relaxing factor), prostacyclin (PG12) which ensure vasodilatation, endothelin 1, platelet- activating factor and angiotensin II that induce vasoconstriction. Endothelial dysfunction (ED) is a pathological condition caused by the imbalance between vasodilation and vasoconstriction provided by the endothelium. Endothelial dysfunction is transformed into pathological functions which will result in unfavourable outcomes. Endothelial dysfunction plays a role in the pathogenesis of a variety of diseases such as hypertension, coronary artery disease, chronic heart failure, peripheral artery disease, diabetes, cancer and preeclampsia. Differences in normal and dysfunctional endothelium may present new therapeutic possibilities for improved antiangiogenesis. This review is written to describe the functions endothelial cells, mediators and signaling pathways in all stages of major diseases and relevant treatment tips.

ARAŞTıRMA
8.
Tip 1 Diabetes Mellituslu Çocuk ve Ergenlerde Anlamlı D Vitamini Eksikliği: Kesitsel Bir Çalışma
Significant Vitamin D Deficiency in Children ID and Adolescents With Type 1 Diabetes Mellitus: A Cross- Sectional Study
Didem Gülcü Taşkın, Hasan Onal, Atilla Ersen, Erdal Adal
doi: 10.5222/iksstd.2020.33866  Sayfalar 217 - 221
GİRİŞ ve AMAÇ: Tip 1 diabetes mellitus (T1DM) hastası bireylerin çoklu risk faktörlerine sahip olduğu gerçeği göz önüne alındığında, bu popülasyondaki D vitamini yeterliliğinin çocukluk çağında özel bir önemi vardır. Bu çalışmanın amacı, çocukluk çağındaki T1DM hastalarının vitamin D
durumunu yaş grupları göz önüne alınarak değerlendirmektir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 1,5-18 yaşları arasındaki toplam 212 diyabetik çocuk 29 Aralık 2009 ila 13 Nisan 2010 tarihleri arasında serum 25-hidroksivitamin D [25(OH)D] seviyeleri için tarandı. Yaş gruplarına göre dört grup oluşturuldu [<5 yaş (n: 13), 5-11 yaş (n: 66), 11-14 yaş (n: 65), >14
yaş (n: 68)] ve bu gruplar 25(OH)D durumuna göre karşılaştırıldı. D vitamini yeterliliği, yetersizliği ve eksikliği sırasıyla 25 (OH) D ≥30 ng/mL, 21-29 ng/mL ve ≤20 ng/mL olarak tanımlandı. Hastaların vücut kitle indeksi, HbA1c düzeyleri ve günlük insülin dozları kaydedildi.
BULGULAR: D vitamini yeterlilik oranı% 34,9, eksiklik oranı% 42,9 idi. Yaş ilerledikçe D vitamini düzeyi önemli ölçüde azaldı; > 14 yaşındaki hastaların yalnızca % 16,2’sinde 25 (OH) D> 30 ng/mL idi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda, D vitamini eksikliğinin Tip 1 diyabetik çocuklarda yaygın olduğunu bulduk ve özellikle ergen diyabetic hastalarda daha dikkat çekici idi. Verilerimizi doğrulamak ve bu hastalar için olası bir takviye rejimini için ileri çalışmalara gereksinim vardır.
INTRODUCTION: Considering the fact that individuals with type 1 diabetes mellitus (T1DM) have multiple risk factors, vitamin D sufficiency in childhood in this population is of particular concern. The aim of this study is to assess vitamin D status of T1DM patients in childhood
with respect to their age groups..
METHODS: A total of 212 type 1 diabetic children between ages of 1.5-18 years were screened for serum 25-hydroxyvitamin D [25(OH)D] levels from 29 December 2009 to 13 April 2010. Four age groups were copnstructed [<5 years (n: 13), 5-11 years (n: 66), 11-14 years (n: 65), >14 years (n: 68)], and those groups were compared according to 25(OH)D status. Vitamin D sufficiency, insufficiency, and deficiency were defined as 25(OH)D ≥30 ng/mL, 21-29 ng/mL, and ≤20 ng/mL, respectively. Body mass index of patients, HbA1c levels and daily insulin doses were recorded.
RESULTS: Vitamin D sufficiency rate was 34.9%, and deficiency rate was 42,9%. Vitamin D levels significantly decreased iwith aging; only 16.2% of >14 year-old patients had 25(OH)D levels of >30 ng/mL.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We found that vitamin D deficiency is prevalent among type 1 diabetic children in our study, and especially adolescent diabetic patients were of special concern. Future studies are needed to verify our data and for a possible supplementation regimen for these patients.

9.
Preterm Bebeklerde Germinal Matriks ID Kanamasına Bağlı Posthemorajik Hidrosefalinin Cerrahi Tedavisi
Surgical Management Germinal Matrix Hemorrhage-Related Posthemorrhagic Hydrocephalus in Premature Infants
Talat Cem Ovalıoglu, Melih Üçer
doi: 10.5222/iksstd.2020.18942  Sayfalar 222 - 226
GİRİŞ ve AMAÇ: Prematür yenidoğanlarda en sık görülen intrakraniyal kanamalar germinal matriks kanamalarıdır (GMK). GMK özellikle prematüre doğum ve düşük doğum ağırlığı ile ilişkilendirilir. GMK bireyin tüm yaşamını etkileyecek nörolojik hasarlara neden olması nedeni ile risk faktörlerinin değerlendirmesi hem morbidite hem mortaliteyi azaltmaya yönelik planlamalar açısından oldukça önemlidir. Hastanemiz beyin cerrahisi kliniğine konsülte edilen ve GMK saptanan yenidoğan olgular retrospektif olarak değerlendirildi, risk faktörleri ve tedavi prensipleri literatür eşliğinde tartışıldı.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmamıza Kanuni Sultan Süleyman Eğitim Araştırma Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Ünitesinden, Beyin ve Sinir Cerrahisi Kliniği’ne Ocak 2017-Aralık 2019 tarihleri arasında konsülte edilen, GMK saptanan 94 yenidoğan dâhil edildi. Olguların doğum şekli, doğum ağırlığı, gebelik haftası ile tedavide uygulanan ventriküler rezervuar ve ventriküloperitoneal (VP) şant oranları, VP şant enfeksiyonu oranları kaydedildi.
BULGULAR: GMK’lı 94 yenidoğan bebek kayıtlarımızdan belirlendi. Kırk dört hasta erkek (%46,8) 50 hasta kız bebekti (%53,2). Doğum ağırlıkları 785 gr ila 3185 gr arasında değişmekteydi. Hastaların doğum haftası 27 ile 36 hafta arasında değişmekteydi. On altı hasta (%17) 35-37. haftalar arasında; 33 (%35,1) hasta 32-35. haftalar arasında; 45 hasta (%47,9) 32. gebelik haftasından önce doğmuştu. İlk tedavi olarak rezervuar uygulanan 47 (%50) hastanın 43’nün (%91,5) VP şant gereksinimi oldu. VP şant takılan 50 hastada VP şant enfeksiyonu gelişme oranı %16 olarak belirlendi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Preterm bebeklerde germinal matriks kanamasına bağlı gelişen hidrosefalide optimum cerrahi tedavi konusunda hâlen fikir birliği bulunmamaktadır. VR’li hastalarımızın %8,5’unun kalıcı şant ihtiyacı olmaması VR’nin güvenli bir geçici drenaj yöntemi olmaya devam ettiğini göstermiştir. VR’lar gibi geçici önlemler VP şanta bağlı NEK ve enfeksiyon gibi komplikasyonların daha az görülmesine olanak sağlamaktadır.
INTRODUCTION: The most common intracranial hemorrhages in premature neonates are germinal matrix hemorrhages (GMH). The most important risk factors in these patients are premature birth and low birth weight. Neonatal cases with GMH consulted in our neurosurgery clinic were evaluated retrospectively, risk factors and treatment principles were discussed with the literature.
METHODS: In our study, 94 newborns who were diagnosed with GMC from the Kanuni Sultan Süleyman Training and Research Hospital neonatal intensive care unit and consulted to neurosurgery clinic between January 2017 and December 2019 were included. We evaluated the delivery type, birth weight, gestational week, ventricular reservoir and ventriculoperitoneal (VP) shunt rates and VP shunt infection rates.
RESULTS: Ninety-four neonates with GMH were included in our study. 44 patients were male infant (46.8%) and 50 were female infant (53.2%). The birth week of patients varies between 27 and 36 weeks. 16 patients (%17), between 35-37 weeks; 33 (35,1%) patients were 32-35. between weeks; 45 patients (47.9%) were born before 32 weeks of gestation. 43 (91.5%) of 47 patients who had undergone ventricular reservoir as the first treatment, needed VP shunt.
DISCUSSION AND CONCLUSION: There is still no consensus on the optimal surgical treatment of hydrocephalus due to germinal matrix hemorrhage in preterm infants. The fact that 8.5% of our patients with VR do not need permanent shunts has shown that it continues to be a safe temporary drainage method. Also, temporary protection such as VR allow less VP shunt complications like NEC and infection.

10.
Serebral Palsi Açısından Yüksek Riskli ID Bebeklerde “Genel Hareketler Analizi”nin (GHA) Gözlemciler Arası Tutarlılığının Değerlendirilmesi
Evaluation of General Movements Assessment’s (GMA) Interobserver Agreement in Babies at High-risk for Cerebral Palsy
Canan Yıldırım, Turgay Altunalan, Arzu Yılmaz, Selda özge Özbek, Hüseyin Bol, Ebru Özker, Bülent Madi, Gönül Acar
doi: 10.5222/iksstd.2020.38802  Sayfalar 227 - 234
GİRİŞ ve AMAÇ: Araştırmanın amacı, serebral palsi (SP) riski olan bebeklerde, Genel Hareketler Analizi’nde (GHA) gözlemciler arasındaki uyumun değerlendirilmesidir.

YÖNTEM ve GEREÇLER: Çocuk yoğun bakım ünitesinde, pediatrik nöroloji bölümü tarafından SP riski açısından takip edilen 69 bebek çalışma grubunu oluşturdu. Bebekler iki gruba ayrılarak incelendi. Grup 1, 49 haftadan küçük olan bebekleri, Grup 2, 49 haftalık ve daha büyük olan bebekleri içermektedir. Bu videolar 1 pediyatrik nörolog (A) ve 5 fizyoterapist (B, C, D, E, F) tarafından bağımsız olarak, GHA’ya göre değerlendirildi ve normal veya patolojik olarak sınıflandırıldı.
BULGULAR: Grup 1’de, patolojik sonuçlar gözlemciler arasında tutarsız bulundu(0,15-0,55). Grup 2’de E gözlemcisinin sonuçları (0,30-0,49) dışındaki patolojik sonuçların gözlemciler arasında uyumlu olduğu bulundu (0,63-0,95). Grup 2’de yalnızca D-F arasında çok iyi düzeyde uyum (kappa katsayısı: 1.00) saptandı. Grup 2’de, tecrübeli, tecrübesiz, tecrübeli-tecrübesizler ve tüm gözlemciler arasında patolojik sonuçlar uyumlu bulundu (kappa katsayısı: 0,62-0,81). Bebekleri yalnızca video kaydıyla gözlemleyen grubun tutarlılığı, bebekleri hem gelişimsel muayene hem de video kaydıyla gözlemleyen gruba oranla anlamlı olarak düşük bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Araştırmada, tüm gözlemciler arası Kappa patolojik tanılarda ve patolojik-normal tanılar birlikte değerlendirildiğinde kabul edilebilir uyum sınırlarının altındaydı. Riskli bebek izleminin GHA değerlendirmesinin yanı sıra diğer motor ölçekler ile de desteklenmesi yararlı olacaktır.
INTRODUCTION: The aim of the study was to evaluate the interobserver agreement in General Movement Assessment (GMA) in infants at risk for cerebral palsy (CP).
METHODS: In the pediatric intensive care unit, 69 babies followed up in terms of CP risk constituted the study group. Babies were divided into two groups and examined. Infants younger than 49 weeks were in Group 1, and babies aged 49 weeks and older were in Group 2. These videos were independently evaluated by 1 pediatric neurologist(A) and 5 physiotherapists (B, C, D, E, F) according to GHA and classified as normal or pathological.
RESULTS: In Group 1, pathological results were inconsistent among observers (0.15-0.55). In Group 2, the pathological results other than the results of the observer E (0.30-0.49) were found to be compatible between the observers (0.63-0.95). In Group 2, the pathological results were found to be consistent between experienced, inexperienced, experienced-inexperienced and all observers (kappa: 0.62-0.81). The consistency of the group that observed babies only by video recording was found to be significantly lower compared to the group that observed babies by both developmental examination and video recording.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the study, all inter-observer kappa was below acceptable limits in pathological diagnoses and when pathological-normal diagnoses were evaluated together. It would be beneficial to support risky baby monitoring with other motor scales as well as GHA assessment.

11.
Kalça Kırığı Sonrası Hemiartroplasti Yapılan Hastalarda Uzun Dönem Mortalitenin Temel Belirleyicileri
Evaluation Of The Major Predictors Of Long-Term Mortality In Patients Who Underwent Hemiarthroplasty For Hip Fracture
Seçkin Özcan, Erdinç Genç
doi: 10.5222/iksstd.2020.37167  Sayfalar 235 - 240
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmanın amacı kalça kırığı nedeniyle hemiartroplasti yapılan hastalarda uzun dönem mortaliteyi ve ilişkili olduğu faktörleri belirlemekti.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 282 hastanın klinik verileri değerlendirildi. Tıbbi kayıtları tam olmayanlar, patolojik kırığı olanlar, ameliyat sonrası taburcu olmadan ölen hastalar çalışma dışı bırakıldı. Yaş, cinsiyet, komorbidite (0-2, 3+), ASA (American Society of Anesthesiologists) skorları (1-2, 3-4), anestezi tipi (genel, rejyonel), ameliyat öncesi ve sonrası hastanede kalış süresi, ameliyat süresi, ameliyat sonrası yoğun bakım ünitesi (YBÜ) ihtiyacının varlığı ve taburculuk sonrası 3 yıllık mortalite verileri kaydedildi. Ortalama sağkalım Kaplan-Meier yöntemi ile elde edilmiştir. Mortalite üzerinde etkili olan faktörleri analiz etmek için Cox regresyon yöntemi kullanıldı.
BULGULAR: 263 hasta çalışmamıza dâhil edildi. Ortanca takip süresi 32 aydı (0-86 ay). Ölüm oranı üçüncü yılda %56 idi. Üçüncü yılda hayatta kalan hastaların yaş ortalaması (81.6±8.09) anlamlı olarak daha düşüktü (P<0.001). Komorbitesi 3 ve üzerinde olanlar (%52) ile cerrahi sonrası YBÜ ihtiyacı olanların oranı (%56) üçüncü yılda hayatta olmayan hastalarda daha yüksekti (sırasıyla P<0.001 ve P =0.007). Ölen 147 hastanın 104 tanesinde (% 71) ASA skoru ≥3 iken, sağ kalan gruptaki 116 hastanın 69 tanesinde (% 59) ≥3 idi (P =0.056).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamızda yaş, 3’ten fazla komorbidite varlığı, cerrahiye kadar geçen süre ve anestezi tipinin uzun dönem mortalite için risk faktörleri olarak saptanmıştır.
INTRODUCTION: We aimed to investigate predictors related to long-term mortality in patients with underwent hemiarthroplasty.
METHODS: In this study, evaluated clinical data on 282 patients. Exclusion criteria were as follows: pathologic fracture, those with incomplete medical data, and those who died without discharge postoperatively. Patient characteristics examined included age, gender, fracture type, comorbidities (0-2, 3+), time until surgery, American Society of Anesthesiologists (ASA) score, anesthesia type, duration of surgery, postoperative intensive care unit (ICU) stay, postoperative hospital stay and mortality within the 3 years after discharge. The mean survival rates were obtained with the Kaplan-Meier method. In addition, Cox regression method was used to analyze the factors that were effective on the mortality.
RESULTS: Two hundred sixty three patients were included in our study. The median follow up time was 32 months (range 0-86). The mortality rate was 56% within the 3-year. The mean age of surviving patients in the third year was significantly lower (P<0.001). Presence of 3 or more comorbidities and ICU stay rate were higher in non-survive group (P<0.001 and P =0.007, respectively). ASA score were ≥3 in 104 (71%) of the 147 patients who did not survive, whereas it was ≥3 in 69 (59%) of the 116 patients from the surviving group (P =0.056).
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study, age, presence of ≥3 comorbidity, time until surgery and anesthesia type were detected as risk factors for mortality.

12.
Çocukluk Çağı Kızamık Hastalarımızın Demografik Özelliklerinin Değerlendirilmesi
Evaluation of Demographic Characteristics of Our Pediatric Patients with Measles
Deniz Gezgin Yıldırım, Canan Caymaz, Rengin Siraneci
doi: 10.5222/iksstd.2020.52207  Sayfalar 241 - 246
GİRİŞ ve AMAÇ: Kızamık, akut, ateşli, bulaşıcı, döküntülü bir enfeksiyon hastalığıdır. Kliniğimizde yatırarak takip ettiğimiz salgın dönemindeki pediatrik kızamık hastalarının demografik verilerini, aşılama oranını, tedavi düzenini, tedavi yanıtını, hastalık komplikasyonlarını, morbidite ve mortalite oranlarını sunmayı amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde Temmuz 2012 ve Ocak 2014 tarihleri arasında kızamık hastalığı tanısı ile takip edilen 131 pediatrik hastanın demografik, klinik ve laboratuvar bilgileri retrospektif olarak incelendi ve kayıt edildi.
BULGULAR: 131 hastanın 69’u (%52.7) erkek, 62’si (%47.3) kızdı. Hastaların yaş dağılımı 2 ile 216 ay arasında değişmekteydi. Hastaların 94’ünün (%71.7) kızamık aşısı yoktu. Tüm hastalarda tipik kızamık döküntüsü varken, 25 hastada (%19.1) konjonktuvit, 29 hastada (%19.8) koplik lekesi, 115 hastada (%87.7) gribal semptomlar vardı. Hastalık komplikasyonu olarak 98 hastada (%74.8) pnömoni, 9 hastada (%6.8) diyare, 3 hastada (%2.3) otit, 1 hastada (%0.8) krup tarzı öksürük izlenirken, meningoensefalit ya da ölüm izlenmedi. Tüm hastalara A vitamini verildi, 3 hastaya (%2.2) IVIG, 1 hastaya (%0.8) probiyotik tedavisi verildi. Kızamık vakalarının İstanbul’un sosyoekonomik düzeyi düşük semtlerinde yoğunlaştığı görüldü. 1 hasta Çocuk Esirgeme Kurumunda yaşamakta idi. 1 hasta Suriye’li mülteci idi. Kızamığa ikincil komplikasyon gelişen hastaların hastane yatış süresi, komplikasyon gelişmeyen kızamık hastaları ile karşılaştırıldığında istatiksel açıdan anlamlı fark saptanmadı (p=0.241). Ayrıca hastaların cinsiyeti ile aşılama durumu karşılaştırıldığında cinsiyetler arası anlamlı fark olmadığı görüldü (p=0.251).
TARTIŞMA ve SONUÇ: Kızamık enfeksiyonu ve komplikasyonları ülkemizde halen ciddi bir problem teşkil etmektedir. Yeni tanılı kızamık hastaları Sağlık Bakanlığı’na bildirilmeli, hastalara temas eden çevredeki insanlara ve sağlık çalışanlarına ulaşılmalı, aşı ve IVIG tedavisi uygulanarak olası yeni salgınların önüne geçilebilir.
INTRODUCTION: Measles is an acute, febrile and contagious infectious disease. We aimed to present the demographic data, vaccination, treatment modality, treatment response, complication, morbidity and mortality rate of measles patients that we followed in our clinic at outbreak period.
METHODS: Demographic, clinical and laboratory data of 131 pediatric measles patients who were followed-up between July 2012 and January 2014, were investigated and recorded.
RESULTS: 69 (52.7%) were male, 62 (47.3%) were female. Age distribution of the patients ranged from 2 to 216 months. 94 (71.7%) patients did not have measles vaccine. All patients had typical measles exanthem, 25 (19.1%) patients had conjunctivitis, 29 (19.8%) patients had koplik spots, 115 (87.7%) patients had flu-like symptoms. 98 (74.8%) patients had pneumonia, 9 (6.8%) had diarrhea, 3 (2.3%) had otitis, 1 (0.8%) had croup-like cough, while meningoencephalitis or death were not observed. All patients received vitamin A, 3 patients (2.2%) received IVIG, and 1 patient (0.8%) received probiotics. Patients were concentrated in the low socioeconomic districts of Istanbul. 1 patient was living at Child Protection Agency. 1 patient was a refugee from Syria. There were not any significant differences in the length of hospital stay of patients with or without complication of secondary to measles (p=0.241). There were not any significant differences between genders and vaccination status (p=0.251).
DISCUSSION AND CONCLUSION: Measles is still a serious problem in our country. New measles outbreaks could be prevented by reporting newly diagnosed measles patients to Ministry of Health, and reaching to contacted people for administering vaccine and/or IVIG therapy.

13.
Juguler Foramene Modifiye Postauriküler Yaklaşım
A Modified Postauricular Approach to Foramen Jugulare
Uzay Erdoğan, Ahmet Akbaş
doi: 10.5222/iksstd.2020.57614  Sayfalar 247 - 253
GİRİŞ ve AMAÇ: Nörinom ve meningioma gibi tümörler jugular foramenlerde en sık görülen lezyonlardır. Derin yerleşimi ve anatomik yapıların karmaşıklığı, juguler foramen yerleşimli tümörlerin çıkarılmasında bir zorluktur. Ameliyat planlanmadan önce tümörün büyüklüğü, yeri ve klinik görünümü dikkatle değerlendirilmelidir.
Bu çalışmanın amacı, bölgeyle ilgili tümör lezyonlarının özelliklerini tanımak ve en uygun cerrahi yaklaşımı planlamak için jugular foramenlerin anatomik özelliklerinin ayrıntılı bir şekilde anlaşılmasını sağlamaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: İstanbul Adli Tıp Enstitüsü'nden izin alındıktan sonra otuz kadavrada modifiye postauriküler yaklaşım gerçekleştirildi.
BULGULAR: Seçilmiş küçük glomus jugulare tümörleri ve ekstraaksiyel lezyonlar için modifiye postauriküler yaklaşım tercih edilebilir. Yaklaşımın avantajı, juguler veni koruyarak ilgili patolojilere daha yüzeysel ulaşılabilmesine olanak sağlamaktadır. Böylece cerrah için daha güvenli bir koridor sağlar.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Jugular foramen patolojileri için cerrahi müdahaleler yüksek morbidite ve mortalite oranına sahiptir. Bölgenin anatomik özellikleri hakkında kapsamlı bilgi sahibi olmak, hastaların yaşam kalitelerini düşürmeden cerrahinin uygun şekilde yönetilmesinde anahtar rol oynar.
INTRODUCTION: Tumors are the most common lesions observed in the jugular foramen, the majority of which are neurinomas and meningiomas. It’s deep location and the complexity of the surrounding structures represents a difficulty in removing tumors of the jugular foramen. The size, the location and the clinical presentation of the tumor should be carefully evaluated before planning the surgery.
The aim of the study is to provide a detailed understanding of the jugular foramen’s anatomical features in order to recognize the characteristics of the tumoral lesions related to the area and to plan the most suitable surgical approach.

METHODS: After obtaining a permission from The Institute of Forensic Medicine of Istanbul, the modified postauricular approach was performed on 30 fresh cadavers.
RESULTS: Modified postauricular approach can be preferred for chosen small glomus jugulare tumors and extraaxial lesions. The advantage of the approach is the superficial exposure of the jugular vein and related pathologies, thus providing a safer access for the surgeon.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Surgical interventions for the pathologies of the jugular foramen bear a high morbidity and mortality rate. Having a comprehensive knowledge about the region’s anatomical features plays a key role for proper management of the patients without decreasing their quality of life.

14.
İdiopatik Granulomatöz Mastit Tedavisinde Lokal Metilprednisolon Uygulamasının Etkinliği
Effectiveness of Local Methylprednisolone Application in the Treatment of Idiopathic Granulomatosis Mastitis
Eyüp Gemici, Ayşegül Akdoğan Gemici
doi: 10.5222/iksstd.2020.67044  Sayfalar 254 - 257
GİRİŞ ve AMAÇ: İdiopatik granülomatöz mastit, memenin nadir görülen enflamasyonla seyreden ağrılı, tedavisi net olmayan bir hastalığıdır. Bu çalışma İGM (İdiopatik Granulamatöz Mastit) tedavisinde lokal metilprednisolon uygulamasının hastalığın kliniğine etkisini değerlendirmek amacıyla planlanmıştır. Çalışmanın primer sonlanım noktası sistemik ve lokal steroid tedavinin etkinliğini değerlendirmek, sekonder sonlanım noktası ise steroid kullanımının tedavi süresine ve ek müdahale gerekliliğine etkisini ortaya koymaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Retrospektif dosya taraması şeklinde planlanan çalışmaya, hastanemizde IGM nedeniyle 2016-2018 yılları arasında başvuran toplam 60 hasta dahil edildi. Hastalar; oral metilprednisolon tedavisi ve oral metilprednisolon + topikal metilprednisolon tedavisi uygulanan hastalar olmak üzere iki gruba ayrıldı. Demografik veriler, mastit alanının büyüklüğünü tespit etmede ve mastit alanının takibinde tedavi sürecinde yapılan ultrasonografi sonuçları, tedavi süresi, ek müdahaleler incelendi.
BULGULAR: Birinci gruptaki olguların tedavi süresi, ikinci gruptaki olgulara göre istatistiksel olarak anlamlı düzeyde yüksek saptanmıştır (p=0,001). Grup 1’de 2 hastaya medikal tedavi sonrası cerrahi eksizyon yapılmasına rağmen, Grup 2’de hiçbir hastaya cerrahi müdahale yapılmak zorunda kalınmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İGM tedavisinde uygulanan oral metilprednisolon tedavisine ek olarak topikal metilprednisolon tedavisinin de uygulanması; hem tedavi süresini kısaltmakta, hem de cerrahiye duyulan gereksinimi azaltmaktadır.
INTRODUCTION: Idiopathic granulomatous mastitis is a painful disease with rare inflammation in the breast, which does not have a clear treatment. The present study has been planned to evaluate the effect of local methylprednisolone treatment on the clinical course of the disease in the treatment of IGM (Idiopathic Granulomatous Mastitis). The primary endpoint of the study is to evaluate the effectiveness of systemic and local steroid therapy, while the secondary endpoint is to demonstrate the effect of steroid use on the duration of treatment and the need for additional intervention.
METHODS: The study, planned as a retrospective file scan, included a total of 60 patients who applied to our hospital for IGM between 2016 and 2018. The patients were divided into two groups as those who received oral methylprednisolone therapy and oral methylprednisolone + topical methylprednisolone therapies. Demographic data, the results of the ultrasonography performed during the determination of the size, the follow-up and the treatment of the mastitis area, the duration of treatment were examined.
RESULTS: The duration of treatment of patients in the first group were found to be statistically significantly higher than those in the second group (p=0.001). Although surgical excision was performed in 2 patients in Group 1 after medical treatment, no surgical intervention was required in any patient in Group 2.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In addition to oral methylprednisolone treatment, the application of topical methylprednisolone in the treatment of IGM both shortens the length of the treatment period and reduces the need for surgery.

15.
Yatış Pozisyonları ile Karpal Tünel Sendromu Arasında İlişki Var mıdır? Kesitsel araştırma
Is There a Relationship Between Sleep Positions and Carpal Tunnel Syndrome? Cross-sectional study
Burak Eren, Feyza Karagöz Güzey, İlker Güleç, Tayfun Şahin, Erhan Abanoz, Azmi Tufan, Nuri Serdar Baş
doi: 10.5222/iksstd.2020.76983  Sayfalar 258 - 262
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada, toplumumuzda hastaların tercih ettiği yatış pozisyonlarının karpal tünel sendromu (KTS) oluşumuna olası katkısı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Kliniğimizde KTS nedeniyle opere edilen 157 ardışık erişkin hasta ile çalışma grubu ve hiç şikayeti olmayan sağlıklı 178 erişkin gönüllü ile kontrol grubu oluşturuldu. Her iki grupta yaş,cinsiyet, gebelik sayısı, ek hastalıkları, düzenli kullandıkları ilaçlar, meslek, en çok tercih ettikleri yatış pozisyonları (baş, vücut, kollar, bacaklar) ve elin ya da kolun başın/vücudun altında olup olmaması sorgulandı. Ayrıca KTS hastalarının şikayet süresi, gecede KTS şikayetlerine bağlı olarak kaç kere uyandıkları, hangi elinden opere olacağı ve elektromiyelografi (EMG) sonucundaki KTS şiddeti not edildi.
BULGULAR: Ameliyat edilen grupta yaş ortalaması daha yüksekti. Kadınlar KTS için daha riskli bulundu. Diyabet (DM), hipertansiyon (HT), hipotiroidi hastalarında KTS oranı daha fazla görüldü. Sedatif ilaç kullanımı ve meslek ile KTS arasında ilişki kurulamadı. Gebelik sayısında artış KTS için risk faktörüydü. Hastaların EMG sonuçlarında %22' sinin orta, %60' ının ağır ve %18’ inin çok ağır şiddette KTS olduğu görüldü. Baş, kollar ve bacakların pozisyonu KTS için risk faktörü değildi. Gövdenin KTS hastalarında etkilenen elin tarafına doğru yan yatar şekilde olduğu tespit edildi (P = 0.009). Ayrıca hastaların elinin ya da kolunun, başın veya vücudun altında kalması KTS için belirgin risk faktörü idi (P < 0.0001). Yatış pozisyonu ile KTS şiddeti arasında ilişki bulunmadı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Uyku esnasında yan pozisyonda yatmak ve el ya da kolun baş veya gövdesinin altında olması KTS için risk faktörü olarak bulundu.
INTRODUCTION: The purpose of this study is to investigate the presence of the sleep position's contribution to the etiology of carpal tunnel syndrome (CTS) in Turkish population.
METHODS: In our study, 157 consecutive adult patients operated for CTS were compared with 178 volunteers without complaints. In both groups, age, gender, number of pregnancies, additional diseases, occupation, their preferred sleeping positions and whether the hand or arm is under the head/body were questioned. In addition, the duration of the complaints of CTS patients, how many times they woke up in the night due to CTS complaints, which hand to be operated, and the severity of CTS in the result of electromyography (EMG) were noted.
RESULTS: The average age was higher in the operated group. Women were found riskier for CTS. CTS rate was higher in patients with diabetes, hypertension and hypothyroidism. In EMG results, 22% were moderate, 60% were severe and 18% were very severe CTS. The sleeping position of the head, arms, and legs was not a risk factor for CTS. In CTS patients, the trunk was found to be on the side of the affected hand. (P = 0.009). In addition, the patient's hand or arm, being under the head or body was a significant risk factor for CTS (P < 0.0001). There was no relationship between sleep position and CTS severity.
DISCUSSION AND CONCLUSION: For our society, lying in a side position during sleep and being under the head or body of the hand or arm were found to be risk factors for CTS.

16.
Acil Başvurulu Tıkanma Sarılığında Pratikler: Bir Eğitim ve Araştirma Hastanesi Deneyimi
Practices in Obstructive Jaundice as An Emergency: A Training and Research Hospital Experience
Mikail Çakır, Okan Murat Akturk
doi: 10.5222/iksstd.2020.86648  Sayfalar 263 - 267
GİRİŞ ve AMAÇ: Acil tıkanma sarılığının yönetimi oldukça karmaşıktır. Çok sayıda nedenin ayırıcı tanısının yapılması için uygun görüntüleme yöntemlerinin seçilmesi önemlidir. Uygun biliyer drenajın sağlanması hasta stabilizasyonunda önemlidir, bu çalışmadaki amacımız tanı ve
tedavide pratik noktaların ortaya konmasıdır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Cerrahi nedenler düşünülerek acilden yatırılan 173 tıkanma sarılıklı hasta, klinik, laboratuvar, görüntüleme ve biliyer drenaj yöntemleri bağlamında retrospektif olarak analiz edildi.
BULGULAR: Yaş ortalaması 57,2 olup 105 (%60,7)’i kadın, 68 (%39,3)’i erkekti. USG tüm hastalara yapıldı. Acilde 91 (%52,6) hastaya BT çekildi. Bu iki tetkikin doğru tanı yönlendiriciliği sırasıyla %56,6 ve %61,5 idi. Genel cerrahi servisine alınan hastalara ek görüntüleme yöntemleri ile tek başına MRCP’de %93,8, MR-MRCP’de %91,6, BT ve MR-MRCP birlikte %94,5 ve EUS ile %96 doğru tanıya ulaşıldı. Tıkanma sarılığının benign nedenleri %78 olup, en sık koledokolitiazis (%54,9) belirlendi, malign nedenleri ise %22’lik kalanı olup, en sık pankreas tümörü (%12,7) belirlendi.

TARTIŞMA ve SONUÇ: USG sonrası ilk yapılması gereken görüntüleme yöntemi MRCP’dir. Fazla sayıda gereksiz tetkik yapılmaktadır. EUS önemini artırmaktadır ve en yüksek tanı koydurucu yöntemdir. Drenaj için PTK veya ERCP seçimi gidişat için önemlidir.

INTRODUCTION: Management of emergency obstructive jaundice is quite complicated. It is important to select appropriate imaging methods to make differential diagnosis of a large number of causes. Providing proper biliary drainage is important in patient stabilization. Our aim is to reveal practical points in diagnosis and treatment.

METHODS: 173 patients with obstructive jaundice, who were hospitalized from emergency department, were analyzed retrospectively in the context of clinical, laboratory, imaging and biliary drainage methods.


RESULTS: The average age was 57,2. 105 (60,7%) patients were female and 68 (39,3%) were male. USG was performed on all patients. CT was performed in 91 (52,6%) patients immediately in the emergency department. The correct diagnostic guidance of these two imaging modalities were 56,6% and 61,5%, respectively. After hospitalization to General surgery ward, with additional imaging methods, accurate diagnosis were achived 93.8% in MRCP alone, 91.6% in MR-MRCP, 94.5% in CT and MR-MRCP, and 96% with EUS. The benign causes of obstructive jaundice were 78%, the most common was choledocholithiasis (54.9%), the malignant causes were the remaining 22%, and the most common was pancreatic tumor (12.7%).

DISCUSSION AND CONCLUSION: The first imaging method to be performed after USG is MRCP. There are a lot of unnecessary imaging modalities performed. EUS increases its importance and is the highest diagnostic method. Choosing PTK or ERCP for drainage is important for the course


17.
Akut Apandisit Tanısı İle Apendektomi Yapılan Hastaların Laboratuvar Ve Görüntüleme Tetkiklerinin Tanısal Değeri
Evaluation Of Imaging And Laboratory Tests İn Patients Who Underwent Laparotomy With The Dıagnosis Of Acute Appendicitis
Ramazan Ünal, Dilek Atik, Ramazan Güven, Hasan Çam, Mustafa sait Din, Başar Cander
doi: 10.5222/iksstd.2020.98700  Sayfalar 268 - 275
GİRİŞ ve AMAÇ: Akut apandisit (AA), ek vermiküler doku dokusunun iltihaplanmasıdır. Bu çalışmada, AA ön tanısı ile takip edilen ve laparotomi yapılan hastaların görüntüleme ve laboratuvar testlerinin etkinliğini araştırmayı planladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu çalışma İstanbul Sağlık Bilimleri Üniversitesi Kanuni Sultan Süleyman Eğitim ve Araştırma Hastanesi Acil Tıp Kliniğine 01.01.2018-31.12.2018 tarihleri arasında akut apandisit ön tanısı ile ameliyat edilen hastaların dosyası geriye dönük olarak incelendi.
Batın Bilgisayarlı Tomografi’de (BBT) apendiks duvarında kalınlaşma olması, periçekal bölgede çizgilenme artışı, apendikolit varlığı, periçekal bölgede serbest sıvı varlığı AA lehine kabul edildi.
Komprese edilemeyen, kör sonlanan > 6 mm çaplı tübüler yapı görülmesi, transvers incelemede hedef görünümü (target-sign) veya intraluminal hiperekoik appendikolit odağı olması pozitif bulgu olarak kabul edildi.
BULGULAR: AA ve kan parametreleri arasındaki korelasyon göz önüne alındığında, nötrofili ve lökositoz arasında istatistiksel olarak zayıf bir negatif korelasyon vardı CRP akut faz reaktanı ile istatistiksel olarak pozitif veya negatif bir korelasyon yoktu. Lökosit sayısının, diğer inflamatuar belirteçlerin, USG ve BT'nin, özellikle klinik bulgularla birlikte, tanıda cerrahı destekleyen testler olması gerektiğine inanıyoruz. AA'da laparotomiye karar verirken, cerrah tüm muayene sonuçlarını görmeli ve yorumlamalı, hastayı klinik bulgularla değerlendirmeli ve deneyimini ve öngörüsünü eklemelidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Diğer görüntüleme tekniklerine kıyasla kontrastsız BT'nin yüksek duyarlılığı, tanı koymada yardımcı bir tanı aracı olarak öne çıkmaktadır. Kontrast maddelerinin yan etkilerini azaltmak amacıyla AA olduğu düşünülen hastalarda kontrastlı BT yerine ilk seçenek olarak düşünülebilir.
INTRODUCTION: Acute appendicitis(AA) is an inflammation of the appendix vermiclularis tissue.. In this study, we planned to investigate the efficacy of imaging, laboratory tests of patients who were followed up with the pre-diagnosis of AA and underwent laparotomy.
METHODS: This study was retrospectively reviewed the files of patients who were operated on with the preliminary diagnosis of acute appendicitis.
Abdominal computed tomography(ACT) revealed thickening of the appendix wall, increased streaking in the pericheal region, the presence of appendicolitis, and the presence of free fluid in the pericheal region.
The presence of non-compressible, blind-terminated tubular structure> 6 mm in diameter, target-sign on transverse examination, or presence of intraluminal hyperechoic appendicolite were considered positive findings.
RESULTS: Considering the correlation between AA and blood parameters, there was a statistically weak negative correlation between neutrophilia and leukocytosis There was no statistically positive or negative correlation with CRP acute phase reactan.

DISCUSSION AND CONCLUSION: We believe that leukocyte count, other inflammatory markers, USG, CT, especially along with clinical findings, should be the tests to support the surgeon in the diagnosis. When deciding on a laparotomy in AA, the surgeon should see and interpret all examination results, evaluate the patient with clinical findings, and add his/her experience and foresight. High sensitivity of non-contrast CT compared to other imaging techniques comes to the fore as an auxiliary diagnostic tool in making diagnosis. It can be considered as the first choice instead of contrast enhanced CT in patients who are thought to have AA in order to reduce the side effects of contrast media.

18.
Demans Kliniği’nden Takipli Hastaların Kesitsel bir Analizi
A Cross Sectional Analysis of Patients Followed in Dementia Clinic
Aynur Feyzioğlu
doi: 10.5222/iksstd.2020.90377  Sayfalar 276 - 279
Amaç: Bu çalışmada demans tanısı alan hastaların kesitsel analizi ile demans alt tip dağılımları, alt tipler arasındaki farklılıklar, risk faktörleri, yanlış tanılar ve tanı hassasiyetinin incelenmesi amaçlanmıştır.

Gereç ve Yöntem: 2014 ile 2018 tarihleri arasında kliniğimizde demans tanısı almış 427 hasta çalışmaya dahil edilmiştir. Çalışma grubunun verileri, hastanemize ait arşivden ve elektronik kayıtlardan temin edilmiştir.

Bulgular: Çalışma grubunun yaş ortalaması 70 yıldır ve grubun %51’i kadınlardan %49’u erkeklerden oluşmaktadır. Hastaların %55’i Alzheimer hastalığı, %16’sı vasküler demans, %11’i mikst tip, %5’i frontotemporal demans, %3’ü Lewy cisimcikli demans, %3’ü posterior kortikal atrofi ve %7’si atipik Alzheimer tanısı almıştır. Alzheimer tipi demans tanısı almış hastaların dışındaki hasta gruplarında, hastaların, kliniğe değişen oranlarda farklı bir klinik tanı almış halde başvurdukları anlaşılmıştır. Uygulanan testler ve başvurulan nörogörüntüleme yöntemleri ile hastalarda tanı konma yüzdesi (sensitivite) 90’ın üzerinde bulunmuştur.

Sonuç: Demans tanısı konulması aşamasında aceleci davranmaktan kaçınmak, gerekli testleri uygun biçimde uygulamak ve tanı konusunda şüphede kalınıyorsa bir üst merkeze hastaları yönlendirmek büyük önem taşımaktadır. Böylelikle hem zaman kaybı hem de gereksiz ilaç kullanımı ve tetkik istenmesinin önüne geçilecek, bu durum da ekonomik kaybı en aza indirecektir.
Objective: In this study, it was aimed to examine the dementia subtype distributions, differences between subtypes, risk factors, misdiagnoses, and diagnostic sensitivity by cross-sectional analysis of patients diagnosed with dementia.

Material and Methods: 427 patients diagnosed with dementia in our clinic between 2014 and 2018 were included in the study. The data of the study group were obtained from the archive and electronic records of our hospital.

Results: The average age of the study group is 70 years and 51% of the group consists of women and 49% of them are men. 55% of patients had Alzheimer's disease, 16% of them diagnosed with vascular dementia, 11% mixed type, 5% frontotemporal dementia, 3% Lewy body dementia, 3% posterior cortical atrophy and 7% atypical Alzheimer. Patients except diagnosed with Alzheimer's type dementia applied to the clinic with a different clinical diagnosis at varying rates. The percentage of diagnosis (sensitivity) in patients was determined to be over 90 with the applied tests and neuroimaging methods.

Conclusion: It is crucial to avoid acting hastily during the diagnosis of dementia, to apply the necessary tests appropriately and to direct patients to a specialized center if there is doubt about the diagnosis. Thus, both waste of time and unnecessary use of medicines and tests will be prevented, which will minimize economic loss.

19.
Konu Dizini
Subject Index

Sayfalar E1 - E5
Makale Özeti | Tam Metin PDF

20.
Bilimsel Hakemlere Teşekkür
Thanks to Reviewers

Sayfa E6
Makale Özeti | Tam Metin PDF





Copyright © 2021 İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & Online Makale