Cilt No : 13 | Sayı : 1 | Yıl : 2020



ISSN 2148-273X | e-ISSN 2667-7458

















Son Sayı Arşiv En Çok İndirilen Makaleler Baskıdaki Makaleler









: 13 (1)
Cilt: 13  Sayı: 1 - 2021
Özetleri Gizle | << Geri
1.
Kapak
Cover

Sayfa I

2.
Danışma Kurulu
Advisory Board

Sayfalar II - V

3.
Yayın Politikaları ve Yazım Rehberi
Publication Policies and Writing Guidelines

Sayfalar VI - IX

4.
İçindekiler
Contents

Sayfalar X - XI

5.
Önsöz
Introduction

Sayfa XII

6.
Editörden
From the Editor

Sayfa XIII

DERLEME
7.
Juvenil İdiopatik Artrit Hastalarında Çölyak Hastalığı ve Çölyak Dışı Gluten Duyarlılığı Taraması
Celiac Disease and Non-celiac Gluten Sensitivity Screening in Juvenile Idiopathic Arthritis Patients
Günsel Kutluk, Hafize Emine Sönmez, Hülya Kaçmaz
doi: 10.5222/iksstd.2021.98250  Sayfalar 1 - 5
GİRİŞ ve AMAÇ: Juvenil idiyopatik artrit (JİA) otoimmün etiyoloji ile karakterize çocukluk çağının en sık görülen romatizmal hastalığıdır. Daha önceki çalışmalarda JİA tanılı hastalarda Çölyak hastalığı (ÇH) sıklığında artış bildirilmiştir. Bu çalışmada JİA tanılı hastalarda ÇH ve Çölyak dışı glüten duyarlığı (ÇDGD) varlığı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Bu kesitsel çalışmaya Ocak 2020-Nisan 2020 tarihleri arasında çocuk romatoloji polikliniğine başvuran 61 JİA hastası dâhil edildi. Tüm hastalar ÇH ve ÇDGD açısından klinik ve laboratuvar bulguları ile değerlendirildi. Tüm hastalarda total immünoglobulin (Ig)-A, doku transglütaminaz antikoru (dTG) IgA ve IgG, anti-endomisiyum-antikoru (EMA) IgA ve IgG ve anti-gliadin antikoru (AGA) IgA ve IgG seviyeleri ölçüldü.
BULGULAR: Çalışmaya 35’i (%57,3) kız olan 61 JİA hastası dâhil edildi. Hastaların ortalama yaşları 11,4±4,6 olup, ortalama JİA tanı yaşları 10,2±3,4’tü. Otuz üç hasta oligoartiküler JİA, 18 hasta entezit ilişkili artrit, 8 hasta poliartiküler JİA ve 2 hasta psöriatik artrit tanılıydı. Hastaların tamamı çalışma sırasında hastalık modifiye edici antiromatizmal ilaçlar kullanıyordu. Otuz beş hasta eşzamanlı olarak biyolojik tedavi alıyordu. İki hastada karın ağrısı, iki hastada karında şişkinlik ve iki hastada da kabızlık yakınması vardı. Hiçbir hastada büyüme geriliği yoktu. EMA IgA ve IgG, dTG IgA ve IgG, AGA IgA ve IgG testleri tüm hastalarda negatifti.
TARTIŞMA ve SONUÇ: JİA tanılı hastalarımızda ÇH ve ÇDGD saptamadı. Bu konuda yapılacak çok merkezli çalışmalar klinisyenlere hangi durumlarda JİA hastalarında ÇH ve ÇDGD taraması yapılması konusunda yol gösterebilir.
INTRODUCTION: Juvenile idiopathic arthritis (JIA) is the most common rheumatic disease in children characterized by autoimmune etiology. In previous studies, increase In the Incidence of celiac disease (CD) was reported in patients diagnosed with JIA. In this study, the presence of CD and non-celiac gluten sensitivity (NCGS) in patients diagnosed with JIA were investigated.
METHODS: Sixty-one (57.3%) JIA patients admitted to the pediatric rheumatology outpatient clinic between January 2020 and April 2020 were included in this cross-sectional study. All patients were evaluated with clinical and laboratory findings in terms of CD and NCGS. Total immunoglobulin (Ig)-A, tissue transglutaminase antibody (tTG) IgA and IgG, anti-endomysium-antibody (EMA) IgA and IgG and anti-gliadin-antibody (AGA) IgA and IgG levels were measured in all patients.
RESULTS: Sixty-one JIA patients Including 35 girls, were enrolled in the study. The mean age of the patients was 11.4±4.6 years, the mean age at diagnosis was 10.2±3.4 years. Patients were diagnosed with oligoarticular JIA (n=33), enthesitis-related arthritis (n=18), polyarticular JIA (n=8), and psoriatic arthritis (n=2). All patients were using disease-modifying antirheumatic drugs during the study. Thirty-five patients were receiving biological therapy, concomitantly. The patients (n=2) had abdominal pain, indigestion (n=2), and constipation (n=2). None of the patients had growth retardation. EMA IgA and IgG, tTG IgA and IgG, AGA IgA and IgG tests were negative in all patients.

DISCUSSION AND CONCLUSION: CD and NCGS were not detected in our JIA patients. Multicenter studies may guide the clinicians about the circumstances to perform CD and NCGS screening in JIA patients.

ARAŞTıRMA
8.
TLQP-21 Nöropeptit Plazma Seviyesinin Morbid Obezlerde Belirlenmesi
Determination of TLQP-21 Neuropeptide Plasma Level in Morbid Obese
Gülşah Koç, Ahu Soyocak, Burak Kankaya, Halil Alis
doi: 10.5222/iksstd.2021.10438  Sayfalar 6 - 10
GİRİŞ ve AMAÇ: Obezitenin engellenmesinde ya da tedavisinde etkili olabileceği düşünülen TLQP-21 nöropeptidinin morbid obez ve normal kilodaki sağlıklı bireylerin plazmalarındaki seviyelerinin ölçülmesi ve iki grup arasında karşılaştırma yapılması hedeflenmiştir.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Beden kitle indeksi (BKİ) 40 kg/m2 ve üzerinde olan 51 morbid obez hasta ve BKİ 18,5-24,9 kg/m2 arasında olan herhangi bir metabolik hastalığı olmayan normal kiloda 22 sağlıklı birey çalışmaya dâhil edilmiştir. Çalışmaya katılan tüm bireylerden alınan plazma örneklerinde enzim bağlı immunosorbent analizi (ELISA) testi yapılmıştır. Tüm veriler istatistiksel olarak değerlendirilmiştir.
BULGULAR: Morbid obez bireylerin TLQP-21 peptit miktarlarının normal kilodaki sağlıklı bireylere göre arttığı gözlense de bu artış istatistiksel olarak anlamlı bulunmamıştır (p>0,05) (p=0,718). TLQP-21 peptit miktarı tüm çalışma grubunda cinsiyet dağılımlarına göre de değerlendirilmiş, ancak istatistiksel olarak bir farklılık belirlenmemiştir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Obezitenin çözümlenmesinde anahtar rol oynayabileceği düşünülen TLQP-21 nöropeptidin mordid obez ve sağlıklı bireylerin plazma seviyelerinde bir fark olmadığı çalışmamızda gösterilmiştir.
INTRODUCTION: In this study, it was aimed to measure TLQP-21 neuropeptide plasma levels, which is thought to be effective in preventing or treating obesity in morbidly obese and normal weight healthy individuals, and to make a comparison between both groups.
METHODS: Fifty-one morbidly obese patients with a body mass index (BMI) of 40 kg/m2 and above and 22 healthy individuals of normal weight with a BMI between 18.5-24.9 kg/m2 without any metabolic disease were included in the study. Enzyme- linked immunosorbent analysis (ELISA) test was performed on plasma samples taken from all individuals participating in the study. All data were evaluated statistically.
RESULTS: Although it was observed that TLQP-21 peptide values in morbidly obese individuals increased compared to healthy individuals with normal weight, this increase was not statistically significant (p>0.05) (p=0.718). The amount of TLQP-21 peptide was also evaluated according to gender distributions in the whole study group, but any statistically significant difference was not determined.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Our study showed that there is no difference in plasma levels of TLQP-21 neuropeptide, which is thought to play a key role in the treatment of obesity, in mordidly obese and healthy individuals.

9.
Çocukluk Çağı Septik Artritlerinde Başvuru Anında Yüksek Nötrofil-Lenfosit ve Trombosit-Lenfosit Oranı Yüksek Seyreden CRP Değerlerini Öngörebilir mi?
Can High Neutrophil-Lymphocyte and Platelet-Lymphocyte Ratios at Presentation Predict Sustained Elevation of CRP Levels in Pediatric Patients with Septic Arthritis?
Omer Naci Ergin, Başak Koç, Emre Ozmen
doi: 10.5222/iksstd.2021.43255  Sayfalar 11 - 17
GİRİŞ ve AMAÇ: Septik artrit, zamanında ve yeterince tedavi edilmediğinde ciddi morbiditeye neden olabilen cerrahi bir acildir. Septik artrit hastalarında uygun cerrahi ve antibiyotik tedavisi ile inflamatuar belirteçlerin hızla normalleşmesi beklenir. CRP’nin normalleşmemesi veya yavaş normalleşmesi tedavi başarısızlığını işaret ediyor olabilir. Çalışmamızın amacı, nötrofil-lenfosit ve trombosit-lenfosit oranlarının CRP’nin yüksek seyretmesini öngörmede kullanılabilirliğini araştırmaktır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2003 ve 2016 yılları arasında septik artrit tanısı ile opere edilmiş 57 çocuk hasta çalışmaya dâhil edildi. Hastaların başvuru anındaki ve postoperatif birinci ve ikinci haftadaki nötrofil, lenfosit ve trombosit sayıları, CRP değerleri ve sedimentasyon hızları tarandı. Nötrofil-lenfosit ve trombosit-lenfosit değerleri hesaplandı.
BULGULAR: Hastaların ortalama yaşı 7 idi (1 ay-16 yıl). Elli yedi hastadan 41’i erkek (%71,9) and 16’sı kız idi (%28,1). Otuz sekiz hastada diz eklemi (%66,7), 19 hastada ise kalça eklemi etkilenmişti (%33,3). Sağ ve sol taraflar sırasıyla 29 (%50,9) ve 28 hastada (%49,1) tutulmuştu. Başvuru anında ortalama nötrofil sayısı 9.5 (1,1-34,9), trombosit sayısı 425,7 (31-830), lenfosit sayısı 3,1 (0,1-9,8) idi. On dördüncü günde ortalama CRP 38 (3-164) mg/dL idi. ROC eğrisi incelendiğinde nötrofil-lenfosit eşik değeri 4,3 alındığında, ikinci haftadaki CRP değerlerinin 20 mg/L’nin üzerinde olacağı %71 duyarlılık ve %70 özgüllük ile öngörülebilmektedir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Başvuru anında nötrofil-lenfosit oranının 4,3’ten yüksek olması iyi bir duyarlılık ve özgüllük oranı ile ikinci haftada 20 mg/L’nin üzerinde seyreden CRP değerlerini öngörebilir. Bu hastalarda CRP’nin yüksek seyredebileceği ve daha geç normalleşebileceği göz önünde bulundurulmalıdır.
INTRODUCTION: Septic arthritis is a surgical emergency that can result in significant morbidity if not treated promptly and appropriately. With appropriate surgical and antibiotic therapy, inflammatory markers are expected to rapidly normalize in the patients with septic arthritis. Lack of or slow normalization may signify treatment failure. Our aim was to investigate if high neutrophil-lymphocyte and platelet-lymphocyte values can be used to predict sustained elevation of CRP levels.
METHODS: Fifty-seven pediatric patients operated in our clinic with the diagnosis of septis athritis between 2003 and 2016 were included in the study. Neutrophil, lymphocyte and platelet counts as well as CRP and ESR values at presentation, 1 and 2 weeks were scanned Neutrophil-lymphocyte and platelet-lymphocyte values were calculated.
RESULTS: Average age of the patients were 7 years (1 month-16 years).Of the 57 patients 41 were male (71.9%) and 16 were female (28.1%).The knee was the affected joint in 38 cases (66.7%) and hip in 19 cases (33.3%). Left and right sides were affected in 29 (50.9%) cases and in 28 cases (49.1%), respectively.Average neutrophil count at presentation was (1,1-34,9), platelet 425,7 (31-830) and lymphocyte 3.1 (0,1-9,8).CRP at 14 days was on average 38 (3-164) mg/dL. ROC curve analysis showed that a threshold level of neutrophil-lymphocyte>4,3 at presentation is 71% sensitive and 70%spesific for CRP levels >20 mg/L at 2 weeks.
DISCUSSION AND CONCLUSION: A threshold of neutrophil-lymphocyte ratio of >4.3 at presentation is fairly sensitive and specific for prediction of CRP levels above >20 mg/L at 2 weeks. Possibility of slow normalization and even persistence of higher levels of CRP, in this patient group should be kept in mind.

10.
Şüpheli Laboratuvar Test Sonuçları ile Çocuk Romatoloji Polikliniğine Yönlendirilen Hastaların Değerlendirilmesi
Evaluation of Children Referred to Pediatric Rheumatology Outpatient Clinic with Suspicious Laboratory Test Results
Şerife Gül Karadağ, Hafize Emine Sönmez, Ayşe Tanatar, Nuray Aktay Ayaz
doi: 10.5222/iksstd.2021.50455  Sayfalar 18 - 24
GİRİŞ ve AMAÇ: Çocuk romatoloji polikliniğine şüpheli laboratuvar sonuçları ile yönlendirilen hastaları değerlendirmeyi amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Polikliniğimize Mart 2018-Mart 2019 tarihleri arasında şüpheli laboratuvar sonuçları ile yönlendirilen tüm hastalar değerlendirildi.
BULGULAR: Şüpheli laboratuvar sonucu ile yönlendirilen toplam 273 yeni hasta incelendi. Bu hastaların %48’i kız, %52’si erkek olup, en çok çocuk sağlığı ve hastalıkları kliniklerinden (%70,3) yönlendirilmişlerdi. En çok yönlendirilme nedenleri anti-streptolizin O (ASO) yüksekliği (n=86) ve antinükleer antikor (ANA) pozitifliği (n=47) olurken, hastaların %66’sı romatolojik hastalık tanısı almadı. Yakınması olmayan ancak şüpheli laboratuvar sonucu olan 49 hastanın hiçbirine romatolojik hastalık tanısı konulmadı. Romatolojik hastalık tanısı alanların %64,6’sı periyodik ateş sendromu, %17,1’i juvenil idiyopatik artrit, %8,5’i postenfeksiyöz artrit iken geriye kalan %9,8’ini bağ dokusu hastalıkları, vaskülitler ve üveit oluşturmaktaydı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çocukluk çağı romatizmal hastalıklarında yakınması olmayan hastalarda tek başına laboratuvar bulgusunun önemi yoktur. Romatolojik hastalıkların tanısı hastanın yakınmaları, öyküsü, aile öyküsü ve fizik muayene bulgularıyla konulup, laboratuvar bulgularıyla desteklenmelidir. Laboratuvar tetkiklerinin akılcı kullanımı ile; gereksiz sağlık harcamalarının önüne geçilebilir ve çocuk romatoloji polikliniklerine romatolojik hastalık dışı başvurular önlenebilir.
INTRODUCTION: We aimed to evaluate the patients who were referred to the pediatric rheumatology outpatient clinic with suspicious laboratory test results.
METHODS: All patients who were referred to our outpatient clinic with suspicious laboratory test results between March 2018 and March 2019 were evaluated.
RESULTS: A total of 273 new patients who were referred with suspicious laboratory test results were evaluated. Among them; 48% were girls and 52% were boys and they were referred mostly from the clinics of child health and diseases (70.3%). The most frequent indications for referrals were anti-streptolysin O (ASO) elevation (n=86) and anti-nuclear antibody (ANA) positivity (n=47), while 66% of the patients were not diagnosed with rheumatic disease. None of the patients without complaints but with suspicious laboratory test results (n=49) were diagnosed with rheumatic disease. While 64.6% of those diagnosed with rheumatic diseases had periodic fever syndrome, 17.1% had juvenile idiopathic arthritis, 8.5% had postinfectious arthritis, and the remaining 9.8% had connective tissue diseases, vasculitis and uveitis.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Laboratory findings alone in childhood rheumatic diseases are not significant in patients without complaints. The diagnosis of rheumatic diseases should be made with the patient’s complaints, history, family history and physical examination findings and supported by laboratory findings. With the rational use of laboratory tests; unnecessary health expenses can be prevented and referrals of patients with nonrheumatic diseases to pediatric rheumatology outpatient clinics can be prevented.

11.
Helikobakter pylori İnfeksiyonunun Endoskopik, Patolojik ve Laboratuvar Bulguları Açısından Değerlendirilmesi
Evaluation of Helicobacter pylori Infection in Terms of Endoscopic, Pathological and Laboratory Findings
Candaş Erçetin, Ahmet Cem Dural, Hakan Yiğitbaş, Erkan Yavuz, Fatih Çelebi, İsmail Borucu, Tevhide Bilgen Özcan, Halil Alış
doi: 10.5222/iksstd.2021.67934  Sayfalar 25 - 30
GİRİŞ ve AMAÇ: Helikobakter pylori’nin (H.pylori) sırasıyla kronik aktif gastrit, atrofik gastrit, istestinal metaplazi, displazi, gastrik kanser gelişiminde rol oynadığı saptanmıştır. Çalışmamızda endoskopik inceleme yapılan olguların; endoskopik, patolojik ve laboratuvar (Hemogram ve demir değerleri) bulguları açısından değerlendirilmesini amaçladık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2015-2016 yılları arasında, gastrointestinal sistem kaynaklı şikayetleri nedeniyle endoskopik inceleme ve laboratuvar tetkiki istenen 359 olgu çalışmaya dahil edildi.
BULGULAR: Gruplar arası değerlendirmede [Grup I (H.pylori (+)) – Grup II (H.pylori (-))]; yaş Grup I’de 43±13.6, Grup II’de 47.7±16.7 yıl saptandı ve istatistiksel olarak anlamlı saptandı (p=0.004). Demir bağlama kapasitesi Grup I’de 319.3±74.9 μg/dl, Grup II’de 293.7±82.4 μg/dl olarak saptandı (p=0.002). Bulbusta ülser varlığı değerlendirildiğinde; Grup I’de 49, Grup II’de 32 olgu saptandı (p=0.01). Nötrofil infiltrasyonunun Grup I’deki olgularda yüksek olduğu saptandı (p=0.000). H.pylori varlığının korelasyon incelemesinde; nötrofil infiltrasyonu, bulbusta ülser varlığı, demir bağlama kapasitesi ile pozitif korelasyon, yaş ile negatif korelasyon gösterdiği saptanmıştır. Kronik inflamasyon varlığında ise istatistiksel olarak (r=.102, p=0.054) anlamlılık saptanmamış olmasına rağmen pozitif korelasyon açısından dikkat çekicidir.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Özellikle genç erişkinlerde patolojik bulgular ile birlikte demir bağlama kapasitesinde artış etiyolojisi tam olarak bilinmeyen anemi tablosunun gelişimi için öncü değerler olarak kullanılabilir. Fakat bunu desteklemek amacıyla yeni çalışmalara ihtiyaç vardır.
INTRODUCTION: Helicobacter pylori (H.pylori) has been shown to play a role in the development of chronic active gastritis, atrophic gastritis, gastrointestinal metaplasia, dysplasia, and gastric cancer, respectively. In our study, we aimed to evaluate the patients who underwent endoscopic examination in terms of endoscopic, pathological and laboratory (Hemogram and iron values) findings.
METHODS: Between 2015 and 2016, 359 patients who were requested endoscopic examination and laboratory examination due to gastrointestinal system complaints were included in the study.
RESULTS: In the intergroup evaluation [Group I (H.pylori (+)) - Group II (H.pylori (-))]; age was 43±13.6 years in Group I and 47.7±16.7 years in Group II (p=0.004). Iron binding capacity was found as 319.3±74.9 μg/dl in Group I and 293.7±82.4 μg/dl in Group II (p=0.002). When the presence of ulcer in the bulbus is evaluated; there were 49 cases in Group I and 32 cases in Group II (p=0.01). Neutrophil infiltration was found to be higher in Group I patients (p=0.000). In the correlation analysis of the presence of H.pylori; Neutrophil infiltration, presence of ulcer in the bulbus, iron binding capacity was positively, and age was negatively correlated. In the presence of chronic inflammation, although statistically significance was not detected (r=.102, p=0.054), it’s remarkable in terms of positive correlation.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Especially in young adults, together with pathological findings, an increase in iron binding capacity can be used as leading values for the development of anemia of unknown etiology. However, new studies are required to support this finding.

12.
Sleeve Gastrektomi Sonrası Rezeksiyon Materyalinin Rutin Histopatolojik Değerlendirilmesi Gerekli midir?
Is Routine Histopathological Evaluation of Resection Material Necessary After Sleeve Gastrectomy?
Mehmet Celal Kızılkaya, Mehmet Abdussamet Bozkurt
doi: 10.5222/iksstd.2021.69345  Sayfalar 31 - 35
GİRİŞ ve AMAÇ: Laparoskopik sleeve gastrektomi (LSG) sonrası rastlantısal bulgularla ilgili son yayınları da göz önünde bulundurarak, bariatrik örneklerin incelenmesinin faydasını analiz etmek için çeşitli araştırmalar yapılmıştır. Çalışmamızda, LSG sonrası çıkarılan rezeksiyon materyalinin cerrah tarafından makroskopik inceleme notları ile aynı spesimenlerin histopatolojik inceleme sonuçlarını kıyaslayarak literatür ışığında mikroskobik değerlendirme gerekliliğini tartıştık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2018-2020 yılları arasında obezite nedeni ile bariatrik prosedür olarak laparoskopik sleeve gastrektomi yapılan hastaların bilgileri retrospektif olarak incelendi. Hastaların cinsiyeti, yaşları, geçirdikleri cerrahi prosedür, vücut kitle indeksleri (VKİ), ameliyattan önce yapılan endoskopik biyopsi inceleme sonuçları, operasyon sonrası cerrahın makroskopik spesimen inceleme kayıtları ve operasyon sonrası patoloji spesimenlerinin histopatolojik incelemeleri kayıt altına alındı.
BULGULAR: Çalışmaya 154 hasta dâhil edilmiştir. Hastaların ortalama yaşı 35,35±9,42 (19-60) idi. On yedisi erkek 137’si kadın idi. Erkek hastaların ortama yaşı 32,82±9,12 (22-53) idi. Kadın hastaların ortalama yaşı 35,67±8,57 (19-60) idi. Çalışmaya dâhil edilen hastaların ortalama VKİ 45,48±5,12 (40-59) idi. Kırk iki (%27,2) hastada spesimenin incelenmesi sonrası helikobakter pilori (HP) saptandı. Yüz sekiz (%70,1) hastada kronik gastrit saptandı. İki (%0,01) hastada intestinal metaplazi saptandı. Yirmi bir (%13,6) hastada lenfoid hiperplazi saptandı. 1 (%0,006) hastada gastrointestinal stromal tümör (GIST) saptandı.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Çalışmamız ışığında LSG sonrası rezeksiyon materyalinin rutin mikroskobik incelemesinin hastanın sağlığı üzerine ek olumlu bir etkisi olmadığı görülmüştür. Ancak, çalışmamızdaki örneklem sayısının yetersiz olması ve çalışmanın randomize kontrollü bir çalışma olmaması bu görüşü genellememize engeldir. Örneklem sayısı yeterli olan randomize kontrollü çalışmalara gereksinim vardır.
INTRODUCTION: Considering the recent publications on incidental findings after laparoscopic sleeve gastrectomy (LSG), various studies have been conducted to analyze the benefit of examining bariatric samples. In our study, we discussed the necessity of microscopic evaluation in the light of the literature by comparing the macroscopic examination notes of the resection material removed after LSG with the histopathological examination results of the same specimens.
METHODS: The data of patients who underwent laparoscopic sleeve gastrectomy as a bariatric procedure due to obesity between 2018-2020 were retrospectively analyzed. Patients' gender, age, surgical procedure, body mass indexes(vki), endoscopic biopsy examination results performed before surgery, postoperative surgeon's macroscopic examination records and postoperative pathology specimens’ histopathological examination results were recorded.
RESULTS: 154 patients were included in the study. The average age of the patients was 35.35±9.42(19-60). There were 17 men and 137 women. The mean age of the male patients was 32.82±9.12(22-53). The mean age of the female patients was 35.67±8.57(19-60). The mean BMI of the patients included in the study was 45.48±5.12(40-59). Helicobacter pylori (HP) was detected in 42(27.2%) patients after the examination of the specimen. Chronic gastritis was detected in 108(70.1%) patients. Intestinal metaplasia was detected in 2(0.01%) patients. Gastrointestinal stromal tumor (GIST) was detected in 1 (0.006%) patient.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In the light of our study, it was seen that routine microscopic examination of resection material after LSG has no additional positive effect on the patient's health. Randomized controlled studies with sufficient sample size are needed.

13.
Karpal Tünel Sendrom Cerrahisinde Tenosinovektominin Hasta Sonuçlarina Etkisi
The Effect Of Tenosynovectomy On Patient Outcome In Carpal Tunnel Syndrome Surgery
Ahmet Levent Aydin, Melih Üçer
doi: 10.5222/iksstd.2021.78055  Sayfalar 36 - 41
GİRİŞ ve AMAÇ: Karpal Tünel Sendromunun (KTS) en sık görülen ve cerrahi müdahale gerektiren mononöropati olduğu tahmin edilmektedir. Genel prevalansının % 1-3 olduğu bilinmektedir. Bu tünelin bileşenleri şunlardır: median sinir, dört derin fallanx fleksör tendonu, ayrıca dört yüzeysel fleksör ve fleksör pollicis longus tendonu. Tendonlar ve bursa arasında bir yapı mevcuttur. Subsinovyal bağ dokusu (SSBD) olarak adlandırılır. SSCT, tendonlar ve medyan sinir arasındaki stresi emer ve iletir ve vasküler elemanlar için bir iskele görevi görür. KTS patogenezinde SSCT’nin kompresyonunun veya patolojik proliferasyonunun rolünü bulmak için bu patolojinin cerrahi tekniği ile ilgili bir çalışma yapmayı amaçladık ve nöroşirürji kliniğimizde SSBD eksizyonu olan veya olmayan hastaların uzun dönem sonuçlarını karşılaştırdık.
YÖNTEM ve GEREÇLER: 2003 ile 2019 yılları arasında nöroşirürji kliniğimizde 1279 hastayı ameliyat ettik. Tüm hastalar aynı kıdemli beyin cerrahı tarafından ameliyat edildi. Bu hastalardan sinovektomi (syn +) olan 250 hasta seçildi ve bunlar sinovektomi (syn-) yapılmadan ameliyat edilen diğer 250 hasta ile karşılaştırıldı.
BULGULAR: Tüm hastalar ameliyat öncesi ve ameliyat sonrası 12. ayda Boston Karpal Tünel Sendromu Anketi sonuçlarına göre değerlendirildi. Preoperatif ve postoperatif sonuçlar karşılaştırıldığında istatiksel olarak anlamlı bir farklılık tespit edilemedi.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Tenosinovyum eksizyonu yaptığımız hastalardaki öncelikli amacımız dekompresyonu arttırarak median siniri rahatlatmak olsada yaptığımız bu geniş ölçekli çalışmada her iki grup arasında fark olmadığını gözlemledik. Cerrahi sırasında sadece transvers karpal ligamanın serbetleştirilmesinin yeterli olacağını düşünmekteyiz.

INTRODUCTION: Carpal tunnel syndrome (CTS) is estimated to be the most frequently seen mononeuropathy, needing surgical intervention. Its prevalence is known to range between 1, and 3 percent. The components contained in this tunnel are the median nerve, four deep digital flexor tendons, as well as four superficial flexors and the tendon of flexor pollicis longus. Between the tendons and bursae an anatomical structure is present called subsynovial connective tissue (SSCT). SSCT absorbs and transmits stress between tendons and the median nerve and it functions as a scaffold for vascular elements. To find out the role of compression or pathologic proliferation of SSCT in the pathogenesis of CTS, we aimed to conduct a study about the surgical technique of this pathology and compared the long- term results of patients operated with or without SSCT excision in our neurosurgery clinic.

METHODS: Between 2003 and 2019 we operated 1279 patients at our neurosurgery clinic. Among them 250 patients who had SSCT excision (syn+) were chosen and they were compared with other 250 patients operated without SSCT excision (Syn-).
RESULTS: All patients were evaluated preoperatively and 12 months postoperatively based on the results of Boston Carpal Tunnel Syndrome Questionnaire. When pre-, and post-operative results were compared, we didn’t observe a statistically significant intergroup difference.
DISCUSSION AND CONCLUSION: Although our primary goal in patients in whom we performed excision of tenosynovium is to relieve the median nerve by increasing decompression, we observed that there was no difference between the two groups in this large-scale study. We think that only liberation of the transverse carpal ligament during surgery will be sufficient.

14.
Rosiglitazon Meleat’ın Klomifen Sitrata Dirençli Polikistik Over Sendromlu İnfertil Olgularda Tek Başına veya Klomifen Sitratla Kombine Kullanımının Karşılaştırılması
Comparision of Rosiglitazone Maleat Only Use with Combination with Clomiphene Citrate in Infertile Cases with Clomiphen Resistant Polycystic Ovary Syndrome Cases
Sevinç Ünal, Memet Şimşek
doi: 10.5222/iksstd.2021.87609  Sayfalar 42 - 46
GİRİŞ ve AMAÇ: PKOS ‘lu obez ve hiperinsülinemik kadınların önemli bir kısmı klomifen sitratın sürekli kullanılan dozlarına karşı dirençlidirler. Bu vakalarda metabolik sendromun tedavisi,insülin direncinin azaltalarak ovulasyonun sağlanması amacı ile insülin duyarlaştırıcı ajanlar PKOS tedavisine girmiştir.Bu çalışmada PKOS tanısı almış fazla kilolu klomifen sitrata(CC) dirençli kadınlarda ovulasyonu indüklemek için rosiglitazin meleat ‘ın etkisinin olup olmadığı araştırılmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Çalışmaya: VKİ> 25 kg/m2 üzerinde olan 150 mg/gün CC ile ovulasyon sağlanamamış 18-40 yaş arasındaki 30 PKOS olgusu iki gruba ayrılarak dahil edildi.Grup 1 (n= 15): Menstruelsiklusun 1. gününden itibaren ikiye bölünmüş dozda 8 mg rosiglitazonmaleat başlandı. Grup 2 (n= 15): Menstruelsiklusun 1. gününden itibaren ikiye bölünmüş dozda 8 mgrosiglitazonmaleat başlandı ve siklusun 5-9 günleri arasında 100mg/gün CC eklendi.. Her iki grup ovulasyon ve gebelik oranları açısından karşılaştırıldı.
BULGULAR: Rosiglitazon meleat grubunda(Grup I) 15 hastanın 5 tanesinde ovulasyon sağlanmış (%33) olup 1 gebelik elde edilmiştir (%7).Rosiglitazon meleat +CC grubunda (Grup II) 15 hastanın 9 tanesinde ovulasyon sağlanmış (%60) olup 3 gebelik elde edilmiştir (%20). Gruplar arasında ovulasyon ve gebelik oranları arasında istatistiksel anlamlı fark bulunmamıştır.
TARTIŞMA ve SONUÇ: Bizim çalışmamızda obez ve hiperinsülinemik kadınlarda rosiglitazonmelat kullanımı ile ovulasyon sağlandığını ilavetenCC eklendiğinde istatistiksel olarak fark olmasa da ovulasyon oranının artığını saptadık. Özellikle biguanid grubu ilaçları gastrointestinal yan etkilerinden dolayı kullanamayan hastalarda veya biguanid grubu ilaçlarla birlikte CC, Letrazol kullanarak ovulasyon sağlanamayan PKOS olgularında rosiglitazon meleat alternatif tedavi seçeneği olarak kullanılabilir.
INTRODUCTION: Most of the obese PCOS patients are resistant to clomiphene citrate standard doses. In these cases metabolic syndromes are treated by using insulin sensitizing drugs so that ovulation can be achieved.In this study rosiglitazine maleat was used in order to induce ovulation in obese clomiphene resistant PCOS patients.

METHODS: 30 women(18-40 year old) with clomiphene resistant polycystic ovary syndrome that were obese (BMI>25 kg/m2) and hyperinsulinemic were seperated in two groups. In the first group (n=15) oral antidiabetic Rosiglitazone maleate( 4mg bid) which belongs to thiazolidinediones were used.In the second group(n=15) in addition to clomiphen citrate(50 bid)and Rosiglitazone maleate(4 mg bid) were used, ovulation and pregnancy rates were compared. In both groups ovulation and pregnancy were recorded, in the second group ovulation and pregnancy rates were higher than the first group but these rates were not significant.

RESULTS: In group 1, ovulation was achieved in 5 patients (%33) and pregnancy was achieved in 1 patient (%7). In group 2, ovulation was achieved in 9 patients (%60) and pregnancy was achieved in 3 patients (%20).There was no statistical significance between two groups.
DISCUSSION AND CONCLUSION: In our study in obese and hyperinsulinemic patients rosiglitazone maleat can induce ovulation and in addition to clomiphene citrate also ovulation can be achieved although it is statistical insignificant. As a result Rosiglitazone maleate can be used alternatively as an insulin sensitizer and ovulation induction agent.

15.
Çocukluk Çağı Guillain-Barre´ Sendromunun Subtipleri ve Sonuçları: Tek Merkez Deneyimi
Childhood Guillain-Barré Syndrome’s Subtypes and Outcome: A Single Centre Experience
Özben Akıncı Göktaş, Ömer Bektaş, Merve Feyza Yüksel, Süleyman Şahin, Serap Teber
doi: 10.5222/iksstd.2021.95867  Sayfalar 47 - 54
GİRİŞ ve AMAÇ: Bu çalışmada çocukluk çağı Guillain-Barré sendromu tanılı hastaların klinik, epidemiyolojik ve prognosik özelliklerinin gözden geçirilmesi amaçlanmıştır.
YÖNTEM ve GEREÇLER: Haziran 2007-Kasım 2017 tarihleri arasında hastanemize başvuran Guillain-Barré sendromu tanısı almış 32 çocuk çalışmaya dahil edildi. İlave olarak hastaların başlangıç, taburculuk, 1, 3, 6 ve 12. aylardaki klinik skorları da değerlendirmeye alındı.
BULGULAR: Ortanca yaş 72.22 ay (min: 6 ay max: 202 ay) ve erkek kız oranı: 1.46 olarak saptandı. Elektrofizyolojik özelliklere dayanılarak 22 hasta akut inflamatuvar demiyelinizan polinöropati, 10 hasta akut motor aksonal nöropati olarak sınıflandı. Kraniyal sinir tutulumu oranı %28.1 idi ve başvuru ve taburculuk sırasında düşük klinik skorlarla ilişkili bulundu.
Aksonal ve demiyelinizan formların klinik skorları, başvuru hariç istatistiksel olarak anlamlı farklılık gösterdi. On ikinci ayda tamamen iyileşenlerin oranı %78.1 bulundu.
TARTIŞMA ve SONUÇ: İzlemde morbidite açısından en önemli belirtecin hastanın olası ventilatör ihtiyacını öngörmek olduğunu düşünmekteyiz. GBS öncesi geçirilmiş enfeksiyonun inkübasyon süresinin kısa olması ve kranial sinir tutulumu hastanın mekanik ventilasyon ihtiyacını arttırabilir. Bizim çalışmamızda elektrofizyolojik alt gruplar arasında prognoz açısından anlamlı fark saptandı ve aksonal form kötü prognozla uyumlu bulundu.
INTRODUCTION: In this study, we aimed to revise the clinical, epidemiologic and prognostic features of childhood Guillain-Barré syndrome.
METHODS: Thirty two children admitted to our hospital and diagnosed with Guillain-Barré syndrome between June 2007- November 2019 were enrolled in the study. We also administered clinical evaluation scale at onset, discharge, 1,3,6 and 12 months after discharge.
RESULTS: The median age was 72.22 months (range from 6 to 202 months) with a male to female ratio of 1.46. Based on electrophysiological features; 22 patients were classified as acute inflammatory demyelinating polyradiculoneuropathy, 10 as acute motor axonal neuropathy. The incidence of cranial nerve involvement was 28.1 % and was related to lower clinical scale score at admission and discharge. Clinical scale scores were significantly different between axonal and demyelinating subgroups except for admission. At 12th month follow-up visit, 78.1% of patients were recovered without sequal.
DISCUSSION AND CONCLUSION: We think that the most important predictor of morbidity is predicting the possible ventilatory support need during the follow up period. Short incubating period of antecedent infection and cranial nerve involvement will probably increase ventilatory support need. The prognosis was found to be significantly different between electrophysiological subtypes in our series, axonal forms being consistent with poor prognosis.

OLGU SUNUMU
16.
Distal Radius Fraktürü Ve Şiddetli Osteoporoz Saptanan Primer Amenoresi Olan Bir Turner Sendromu Olgusu
A Turner Syndrome Case With Primary Amenorrhea Detected To Have Distal Radius Fracture And Severe Osteoporosis
Nazlı Ölçücü, Figen Yılmaz, Jülide Öncü Alptekin, Banu Kuran
doi: 10.5222/iksstd.2021.08108  Sayfalar 55 - 58
Turner Sendromu (TS) 2500/1 sıklıkta görülen kısmi veya total monozomi X olup, erken overyen yetmezlik, kısa boy, multipl iskelet anomalileri ile karakterizedir ve doğumsal over dis-plazisi olarak da adlandırılır. Gecikmiş ergenlik ve östrojen eksikliği TS’de osteoporoz (OP) oluşumunda belirleyici faktörlerden birkaçıdır. Kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümü kemik mineral durumunu değerlendirmek için en iyi parametrelerden biridir ve OP tespiti için yüksek bir prediktif değeri vardır. TS olan kızların çoğu feminizasyonu uyarmak, sürdürmek ve osteoporozu önlemek için östrojen replasman tedavisine (ERT) gereksinim duyar.
Kırk iki yaşında TS olan hasta, sağ elinden destek alarak yerden kalmak isterken gelişen sağ distal radius fraktürü sonrası rehabilitasyon amacıyla polikliniğimize başvurdu. Primer amenoresi olan hasta hiç hastaneye başvurmamış olup, 20 yaşında amenore nedeniyle hastaneye başvurmuş ve hastaya TS tanısı konmuştur. Bakılan kemik mineral yoğunluğu (KMY) ölçümünde; L2-L4 vertebra KMY T-skoru -4,0 (0,719 g/cm), Z skoru -3,8, total femur T- skoru 1,7 (0,788 g /cm), femur boynu T skoru – 1,7 (0,799) olarak saptandı. Hastada patolojik vertebra fraktürü belirlenmedi. Osteoporoz saptadığımız hastaya, oral risedronat sodyum 35 mg ve kalsiyum 1.200 mg vitD3 880 iu/gün tedavisi verilerek takibe alındı.
Bu olgu sunumu ile TS olan primer amenoreik bir hastada erken dönemde hormon replasman tedavisi başlanmadığı takdirde şiddetli osteoporoz ve fraktür gelişebileceğini ortaya koymayı amaçladık.
Turner Syndrome (TS) is partial or total monosomy X with a prevalence of 2500/1 and characterized by premature ovarian failure, short stature, and multiple skeletal anomalies and is also called congenital ovarian dysplasia. Delayed puberty and estrogen deficiency are some of the determining factors for Osteoporosis formation in TS. Bone mineral density is among the best parameters to evaluate the bone mineral condition. Most female TS patients need estrogen replacement treatment to stimulate and continue feminization and to prevent osteoporosis.
Forty-two years-old patient with TS was admitted to our clinic for rehabilitation following a right distal radius fracture occurring when she was trying to get up from the floor trying to get support from her right hand. The patient with primary amenorrhea wasn't admitted to the hospital before except her admittance for amenorrhea when she was 20 years old and was diagnosed with Turner syndrome. In her bone mineral density (DXA) measurement, L2-L4 vertebra BMD T-score was -4.0 (0.719 g/cm), Z score was -3.8, total femur T-score was 1.7 (0.788 g/cm) and femur neck T score was -1.7 (0.799). No pathological vertebral fractures were detected. The patient was given oral risedronate sodium 35 mg and calcium 1200 mg vitD 3 880 IU/day treatment for osteoporosis and followed-up.
Our aim in this case presentation was to present the fact that severe osteoporosis and fracture may occur unless early hormone replacement treatment is started in a primary amenorrheic patient with Turner Syndrome.

EDITÖRE MEKTUP
17.
Pretermlerde Posthemorajik Hidrosefaliye Yaklaşım
Approach to Posthemorrhagic Hydrocephalus in Preterm Infants
Fahri Ovalı
doi: 10.5222/iksstd.2021.15010  Sayfalar 59 - 60
Makale Özeti | Tam Metin PDF





Copyright © 2021 İstanbul Kanuni Sultan Süleyman Tıp Dergisi Tüm Hakları Saklıdır. LookUs & Online Makale